Hac Notları II

      Share

      Kâbe-i Muazzama’nın minareleri göründü: “Lebbeyk! Allahümme lebbeyk!” Bütün heybetiyle Allah’ın Evi karşımızda duruyor. Yıllardır kıldığımız namazlarda binlerce kilometre uzaktan yöneldiğimiz mübarek bina ile aramızdaki engeller kalktı.

      Efendimiz aleyhisselam “ihsan” duygusunu tarif ederken: “Allah’a O’nu görüyormuşçasına ibadet etmektir. Biz onu göremesek de O bizi görüyor.” buyuyor. Bu duygu derinliği ile Kâbe’ye bakabilsek… Kâbe’yi gördüğümüz anda Kâbe’nin Rabbi’ni görmüş gibi olabilsek…

      Rivayet ederler ki; bir baba küçük oğlunu hacca götürmüş. Giderken Kâbe’nin mahiyetini soran oğluna da “Allah’ın Evi”ne gittiklerini söylemiş. Çocuk saf bir inanışla “Ev”de Allah’ın da bulunacağını düşünerek yolculuğu tamamlamış. Kâbe’yi ilk gördüklerinde çocuğun rengi değişmiş, gülleri andıran bir gülümsemeyle hafifçe “Allah” demiş ve yere yığılıvermiş. Babası o anda hatiften bir ses duymuş: “Kim neyi umduysa onu buldu!” Herkes nasibi neyse, arzusu neyse onu görüyor burada.

      Kâbe hem namazın kıblesi olması sebebiyle, hem de haccın en önemli ibadetlerinin orada yapılması sebebiyle çok önemli bir mekân.

      “Kıblemiz bir” diyorduk ama gerçek manada kıblenin nasıl birleştirici olduğunu etrafında tavaf eden, namaz kılan insanları görünce kavramak mümkün oluyor. Kabe birleştiriyor, renkleri, dilleri, insanları, kıtaları…

      Burada ışığın etrafındaki kelebekler gibi dönüyor insanlar. Renkleri farklı, görünüşleri farklı, dilleri farklı insanlar aynı mukaddes amaç için buradalar ve omuz omuza dönüyorlar. Dönüyor, dönüyor, dönüyorlar… Zerreden kürreye her şey kendi cazibe merkezinin etrafında dönmüyor mu zaten? Hacerü’l-esved’i selamlayarak akışa katılıyorlar. Döndükçe yaklaşıyor, yaklaştıkça ağlıyor, ağladıkça arınıyorlar… Kâbe’nin siyah örtüsüne benzeyen simsiyah bir insanın gözlerinden dökülen inci tanesi gibi gözyaşları seyrine doyulmaz bir manzara çıkarıyor ortaya.

      Bir salıyor, bir topluyor Kâbe insanı, Haceru’l-Esved’in hizasından Makam-ı İbrahim’i geçinceye kadar sımsıkı bir insan topluluğunun içinde tavaf ederken, rükn-i Irakî’den Haceru’l-Esved’e kadar serbest bırakıyor. Bir kabz, bir bast hali yani. Dünya hayatı gibi, bir daralma, bir genişleme devam edip gidiyor.

      Tavafı tamamlayıp ardından iki rekat namaz kılıyoruz. Şimdi sıra Safa ile Merve arasında sa’y etmeğe geldi.

      Safa ile Merve arasında gidip gelmekten ibaret olan sa’yin tarihi boyutu şöyle: Hz. İbrahim aleyhisselam, Allah’ın emri gereği hanımı Hz. Hacer ile oğlu Hz. İsmail’i getirip bıraktığında bu topraklar hiç kimsenin yaşamadığı yerlermiş. Bomboş ve kayalık bir yer. Coğrafi şartların çetinliğini aşmanın yolu Peygamber duasından geçmiş ve kaldırmış ellerini İbrahim Aleyhisselam, “Rabbim! Burasını emin bir şehir kıl, halkından, Allah'a ve ahiret gününe inananları ürünlerle rızıklandır…” demiş. ( Bakara/126). Ve sonra geri dönüp gitmiş. Giderken hanımı ve küçük İsmail’i için sadece bir kırba su ve bir miktar azık bırakmış. Hepsi bu… Hz. Hacer’in: “Bizi buraya bırakmanı sana Allah mı emretti?” sorusuna “evet” deyince, teslimiyet timsali o hanım: “O zaman bize Allah yeter…” diye mukabele etmiş,  “Çaresizlerin çaresi Allah’tır.”

      Hava sıcak, şartlar çetin ve su azalıyor. Merhametli anne Hz. Hacer’i bir telâş sarıyor. Bir o tepeye bir bu tepeye koşmaya başlıyor: Su, bir miktar su! Bütün istediği yavrusunu susuzluktan kurtaracak bir miktar su! Ama yok… Safa tepesinden başlayan bu arayış Merve tepesinde son buluyor. Toplam yedi gidiş ve geliş. Yok, su yok, bir insan da yok, bir nefes, derde deva bir nefes de yok. İşte tam bu esnada Hz. Hacer, işittiği su sesine başını kaldırdığında oğulcuğu İsmail’inin o çocuksu tatlılıkla yerden çıkan bir suyla oynadığını görüyor. Rivayete göre Cebrail Aleyhisselam’ın kanadıyla yere vurmasıyla çıkmıştır su. “Çaresizlerin çaresi Allah’tır!” Sevinçle koşuyor. Kavrulan çöl kumlarında kaybolup gidiverecek diye bir yandan suyun etrafına bir havuz yapmaya çalışıyor diğer yandan da yalvarırcasına “Zemzem” diyor, “Yavaş, yavaş ak!” Efendimiz aleyhisselam buyuruyorlar ki: “Allah İsmail’in annesine (Hz. Hacer’e) rahmet etsin. Eğer “Yavaş ak!” demeseydi bugün zemzem akan bir ırmak olurdu.” Allah Hz. Hacer’e de, Hz. İsmail’e de, Hz. İbrahim’e de rahmet etsin!

      İşte şimdi ordayız. Yürüyoruz, Safa’dan aşağıya doğru, sonra Hz. Hacer gibi, “iki yeşil direk arasında” koşturuyoruz. Su arıyoruz. Ayaklarımız şişiyor yürümekten, çok yoruluyoruz. Durmak yok, gönlümüzün İsmail’ine su lâzım. Merve tepesinden dönüp Kabe-i Muazzama’ya doğru bakıyoruz: Bir melek kanatlarını yere vurup bizim de zemzemimizi çıkarır mı acaba? Safa’ya çıkıp yine bakıyoruz Kutlu Ev’e doğru yalvararak: “Yok mu Ya Rabbi, bir yudum kutlu su?” Yanıyoruz. Sağımız solumuz zemzem ama içmek yok, İsmail’in annesini anlayıncaya kadar, gerçek suyu buluncaya kadar… Bu arayış ne kadar sürer bilmem, ama Merve tepesinde sona eriyor şimdilik. Dua vaktidir. Kara donlu Beytullah’a dönüyoruz. Ellerimiz kıblesine açık ve dua ediyoruz.

      Tıraş olup ihramdan çıkıyoruz. Umreyi tamamladık.

      • Hits: 927 clicks

      Tecox component by www.teglo.info